Ana sayfa Üyeler Günlükler Gruplar Sohbet
Etiketler - piskoloji
April 30, 2009April 30, 2009  1 comments  Aşk ve İlişkiler

Çok iyi başlayan aşklar var, sevdalar var. Ama kısa bir süre sonra bu ilişkilerin pek çoğunun hayal kırıklığı ile sonlandığını görüyorsunuz. Neden?

 

Aşkın "imkansız" olduğunu hepimiz bir şekilde öğreniyoruz. Ya şarkılardan ya şiirlerden veya yaşayarak.

Eş seçimi yaparken kimi insanlar alt benliklerini (id) ön plana çıkarır ve cinsel çekiciliği çok önemserler. Kaslı vücutlar, kıvrımlı kalçalar, dar kalçalar, uzun bacaklar vs.

Kimileri üst-benliklerini ön plana çıkarır (süperego) .Birlikte olacağı insanın toplumsal konumu, ahlaki tutumu, adil ve kibar mı, sosyal ortamlarda nasıl? gibi özellikleri önemserler.

Kimileri de benliklerini önemser, bencil (egoist) davranırlar. Birlikte olacakları insan zengin mi? Olanakları olan bir insan mı? Doyuma odaklanmış akıl bu kişilerde ön plana çıkar.

 

F. Scott Fitzgerald (Muhteşem Gatsby nin yazarı) bir öyküsünde*** farklı seçim yapan iki çifti karşılaştırmıştır.

Birinci çift, sosyal konumları ve sosyal beklentileri birbirine çok uygun olduğu için birbirlerini seçmişlerdir. Kadın da adam da spor klüplerine üyedir. Şehrin seçkin çevrelerine birlikte girip çıkarlar.

İkinci çiftteki adam ise entelektüel biri ve müzisyen olmasına rağmen işlerini yaptıracağı ve kültürel paylaşımın az olduğu bir kadını tercih etmiştir. Eve gelenler adamın karısını "temizlikçi kadın" zannederler.

Fitzgerald bu ilişkileri ilginç bir şekilde irdeler. Birinci çiftin ilişkisi giderek anlaşmazlıklar ve tartışmalarla bozulurken, ikinci çiftin ilişkisi uyum içinde devam eder.

 

Birinci ilişkideki erkeğin yaşadıkları ile Fitzgerald ın hayatı arasında ilginç benzerlikler bulabilirsiniz. Fitzgerald da bir sakatlık yüzünden askere alınmamıştır. Sevgilisi (daha sonra karısı olacak Zelda) ile insanların ilgi odağı haline gelmişlerdir (popüler bir çift). Daha sonra ise ilişkilerinde tartışmalar olmaya başlamıştır. 

Fitzgerald ın karısı Zelda psikiyatri hastanesine yatacaktır.

 

Zelda Trajik bir yangında hayatını kaybeder. Fitzgerald karısı ölünceye kadar ondan ilgisini geri çekmeyecektir. Bu kayıp kuşağın seçkin temsilcisi, karısı psikiyatri servisinde yatarken, kendisi de Holywood'da eski başarılarını tekrarlayamayan alkolik bir senaryo yazarı olur.

 

 

Fitzgerald ın ve Zelda nın tek çocukları, kızları, anne ve babasının ayrı olan mezarlarını uzun bir süre sonra bir araya getirir.

 

Aşkı ve sevdayı id , ego, süper-ego düzeyinde ele alabiliriz. Ama bu bize yalnızca iki boyutlu bir bilgi verir. Kavrayışımızın içine üçüncü bir boyutu katmak zorundayız.

 Bu üçüncü boyut da "zamandır".

Çiftlerden biri obsesif olduğu için vicdan ve adalet kavramlarını ön plana çıkarabilir. İlişki içinde ne kadar haklı olduğunu sevgilisinin "haksız" olduğunu arkadaşlarına anlatmaya çalışabilir.

Çiftlerden biri şizoid özellikli bir narsisizmi olduğu ve birazda antisosyal özelliği olduğu için daha rasyonel, çevreyi önemsemeyen bencil ve ben-merkezci bir ilişki kurmaya çalışabilir.

Çiftlerden biri histerik yapıya sahip olduğu için bedensel güzellik, ayartıcılık, yakın olma isteği ile bunları dengeleyen dokunulmazlık, asalet, uzaklık gibi özelliklere sahip olabilir. Sevgilisinde kıskançlık duyguları uyandırır.

 

Bu formülleri çok çeşitlendirebiliriz.

Ama şimdi ve burada kuracağımız bütün formüllerde bir eksiklik olacaktır.

Çünkü işin içine zaman boyutunu katmıyoruz.

Kişiyi uzun süre gözlemleyerek, anlamaya çalışarak, geçmiş hayatını ve geçmişteki ilişkilerini öğrenerek en önemli bilgiye ulaşırız.

İlişki için zaman önemlidir. İlişki anlık yalnızca şu anda olan bir şey değildir. İlişki zaman içinde demlenir, şekil alır ve belli bir olgunluğa ulaşır.

Bütün ilişkilerin en çekirdeğinde ise anne ile kurduğumuz ilişki vardır.

 

Eğer annenizle veya anne yedeğinizle ilk bağlanmanızda bir sorun varsa, aşık olduğunuzda bu sorunla mutlaka yüzleşeceksiniz.

Bağlanma diyoruz. Bu bağlanma meselesi çok önemli. İlişkiyi terk etme veya ilişkiyi devam ettirme içinizdeki bu çekirdek yapı tarafından belirlenecek.

Belki birazda abartırsak bütün psikiyatrik ve psikolojik sorunlar bağlanma sorununa indirgenebilir.

Ben bağlanma zayıflığının insanın kötü bir kaderi olduğunu düşünmüyorum.

Bu sonradan değiştirilebilir. Kişi yoğun bir duygusal ve entelektüel performans gösterebilirse bağlanma gibi önemli bir sorunun aşılabileceğini, düzeltilebileceğini düşünüyorum.

 

Aslında bağlanma dediğimiz sorunun adını ayrışma sorunu olarak söyleseydik belki daha doğru olurdu.

Biz doğduğumuzda annemizle bir bütünüz

Daha sonra ondan ayrışırken ve aynı zamanda ona bağlı kalmaya devam ederken işte bu süreçte sorunlar çıkmaya başlıyor.

Aynı anda bizi var eden, var oluşumuzun temeli olan bir kişiye (annemize) hem bağımlı olmamız, hem de aynı zamanda ondan bağımsız olma arzumuz, daha baştan insan için karmaşık bir ruhsal yapının oluşacağını gösterir. İki zıt özellik aynı anda vardır.

Bağlanma ve annemiz meselesini konuşmaya başladıkça ilişkiler sorununu doğumumuzdan itibaren anlamaya çalışıyoruz demektir.

Doğumumuzdan sonraki karşılaştığımız bizim için önemli insanların hepsini birer "nesne" olarak adlandıralım.

Şimdi artık insanı, yani kendimizi nesnelerimiz ve biz olarak  anlamaya çalışalım.

Çevremizde bizim için çok sayıda önemli nesnemiz vardır.

Annemiz babamız kardeşlerimiz, babaannemiz, teyzemiz, halamız, dayımız, sütannemiz, hayatımızın içinde olan bir komşu vs.

Bu kişiler ilk ilişkimize (annemiz ve babamızla olan ilişkimize) eklemlenirler.

Kişiliğimiz bir soğan gibi kat kat veya bir ağacın dalları gibi açıla açıla bütün bu ilişkilerin zenginliği içinde oluşmaya başlar.

Her ilişki bizi bir başka ilişkiye sunar.

Annemiz babamıza babamız amcamıza vs vs.

Çoğumuzun bildiği gibi "büyük patlama" teorisi ile durağan (statik) evren teorisinden aslında hareket eden ve gittikçe genişleyen bir evren teorisine geçildi

Bizim varlığımızda evrenin varlığının bir kopyası gibi düşünülebilir.

Her ilişki bizi patlama odağından (annemizden) uzaklaştırır.

Zamanın her ilerleyişinden ondan daha çok uzaklaşırız

Annemizden veya anne sembolünden ne kadar uzak olursak da (zaman içinde yol alma anlamında-yaşlanma yani) onu o kadar çok özleriz.

Biz ilişkilerimizi birbirine benzer bir şekilde yaşadığımızı sanırken, aslında yaşadığımız şeyin bir daire (çember) olmadığını anlarız.

Çünkü daire veya çember hep kendini tekrarlar.

Ama hayatımız daha çok bir helezon (spiral) a benzer. Giderek her şeyden uzaklaşan, renklenen çeşitlenen, ama dağılmaya doğru giden bir süreç.

 

İlişkilerin kuruluşunda ön kabuller vardır.

Yakınlarınız sizin ihtiyacınız olan , istediğiniz pek çok şeyi verebilirler. Yakınlarınız sizi besler, korur, alış verişinizi yapar vs. Ama yakınlarınızla cinsel ilişkiye giremezsiniz.

Hemcinslerinizle arkadaşlık etmek size keyif verir. Ama aynı cinsten olanlarla cinsel ilişkiye giremezsiniz.

Kural koyucu nesnenin kurallarına uymak zorundasınız.

Kısa yoldan doyuma ulaşmak için hırsızlık yapamazsınız.

Rekabet için veya kendi var oluşunuza ilişkin bir tehdit hissettiğinizde hemen adam öldürmemeniz gerekir vs. 

Doyum kaynakları ile ilgili bu var oluş şekli bizi hemen kavrayamayacağımız ancak analiz ederek ve kafa patlatarak anlayabileceğimiz bir sürü karmaşık ruhsal kompozisyonun içine götürür.

Bu ilişkiler bir sinir hücresi ağı gibi (nöron) bir birine bağlıdır.

Bir hücre uyarılırsa bu uyarı bütün hücrelere yayılabilir.

 

Kişi kendisine yıkıcı veya olumlu yaşantılarını çağrıştırdıkça ilişki içinde kavgacı  veya sevecen bir pozisyon alacaktır.

Örneğin sevgilinizi başkalarına sizi şikâyet ederken gördüğünüzde içinizde abartılı bir öfke uyanabilir.

Daha sonra analiz yapıldığında aslında bir zamanlar annenizin de sizi böyle şikayet ettiğini hatırlayacaksınız.

Hatta şikayet ettiği kişi babanızdır.

Babanız sizi bu olaydan dolayı cezalandırmıştır.

Üzerinde yoğunlaştıkça sizin bu olayı bir ihanet gibi yaşadığınız ortaya çıkar.

Analiz sırasında babanızdan korkunuzu hatırlarsınız.

Annenize olan öfkenizi hatırlarsınız.

Şimdi de sevgiliniz bu şekilde sizi dış dünyadaki babanıza benzeyen insanlara şikayet etmektedir. Daha önce yaşadığınız bu dehşetli duygusal deneyimden dolayı bu şikayeti basit ve sıradan bir olay gibi algılayamazsınız artık...

Ama ilişkiniz yeni başlamıştır.

Sevgilinizin henüz sizde kredisi vardır. O yüzden bir şey söylemezsiniz.

Ama bir dizi buna benzer kompozisyonlar ortaya çıktıkça, halk arasında "birikim" denilen durum oluşur.

İlişkide patlamalı (impulsif) deşarjlar olmaya başlar.

 

AŞKIN GERİLİMİ

 

Aşkın şöyle bir ikilemi var.

Sevdiğiniz insanı kendi benliğinizin (egonun veya daha iyi bir ifadeyle kendilik imajının) bir parçası olarak algılamaya başlıyorsunuz. Onun kusurlarına karşı toleransınız azalıyor, çünkü o da sizin gibi kusursuz biri olmalı. Onu "içinize alırken" onu sindirirken, onu kendi metabolizmanızın bir parçası yaparken onun içinde sizin hazmınızı zorlaştıracak maddeler olmamalı.

Dolayısıyla artık aşk gerçeği eritecek kadar, gerçeği çarptıracak kadar iki insanın bütünleşmesi olacaktır. Ben bu kurulumun tamamlandığı embriyolojik oluşuma aşkın narsistik çekirdeği diyorum.

Ama bu duygularınızın esridiği noktalar veya anları bir kenara bırakırsak, bu fani veya bu maddi dünyada sevdiğiniz insan sizden ayrı bir birey olarak var olmaya devam etmelidir. Biz ona bir şekilde bağımsız olma hakkını tanımalıyız. Doğanın yasaları bize bunu emretmektedir. Hatta onu kusursuz olarak gördüğümüz için onun hatalarını yok saymalıyız bir anlamda sınırsız bir toleransımız olmalı.

Dolayısıyla aşık olarak aslında kendimizi daha şimdiden büyük bir gerilimin ortasında buluverdik.

 

CİNSEL KİMLİĞİMİZ

 

İnsanın çift cinsiyetli bir yapısının olduğunu varsayıyorum.

Herkeste bir dişi bir de erkek yan bulunuyor.

Heteroseksüellerde karşı cinse ait yapı bilinçdışında bastırılmış ve tamamen kendi cinsiyetinden izole edilmiş bir halde duruyor.

Homoseksüellerde bu bastırmanın yeteri kadar olmadığını dolayısıyla bu iki cinsiyetten zaman zaman birinin zaman zaman diğerinin ön plana çıktığını varsayıyorum.

Dolayısıyla homoseksüel insanlar bazen erkek bazen de dişi rolüne girebilmektedir (switch/aç-kapa). Bu roller arasında hızlı hatta bazen saniyelerle sınırlı geçişler olmaktadır diye bir varsayımı ileri sürüyorum.

Transseksüellerde ise heteroseksüellerdeki gibi daha kararlı bir yapı olduğunu varsayabiliriz.

Yani heteroseksüeller içlerinde erkek olduklarına veya kadın olduklarına dair sürekli bir duygu taşırlar. Bu onlar için doğal bir duygudur ve bu duygu bu şekilde var olmak zorundadır.

Ama bir erkek için kadın olmak veya bir kadın için erkek olmak "hoş bir şey" değildir.

Erkekler pek çok zaman başka bir erkek arkadaşlarının "karı gibi " olduğunu söyleyip onunla alay edip, saldırganca davranabilirler.

Bu saldırganlığın tek izahı karşısındaki insandan hoşlanmamak değildir.

Çünkü "karı gibi" olan kişiler bir çok zaman onları suçlayanların sevdikleri insanlardır. Hatta suçlayanlar karşısındaki insanın bu davranışı sergilememesini istemeleri için (sitem gibi) sanki konuşuyorlardır. Bu rahatsızlık bu yüzden incelenmeye değer görünüyor.

 

Erkek çocuğun ilk aylarda kendisini annesi ile bir-kişi (bebek kişiyi de bilmeyeceğinden şey gibi diyelim) gibi zannettiğini düşünelim.

Yani bebek kendisi ve annesini ayrı ayrı algılamaz ikisini bir bütün olarak algılar.

Bu durumda çocuk kendinin "erkek" olduğunu fark-etmeye başladığında annesi gibi olamayacağını da anlamaya başlar.

Bildiğiniz gibi vücuda giren zehrin vücuttan atılmasına zehirsizleştirme süreci deniyor (detoksifikasyon)

Erkek çocuk annesinin kendi içindeki dişi varlığını vücudundan atmaya çalışacaktır.

Kız çocuk için böyle bir "zehirsizleştirme" sürecine ihtiyaç duyulmayacaktır.

Onlar annelerinin dişi kimliğini kendi içlerinde devam ettireceklerdir. O kimlikten "kurtulmalarına" gerek yoktur.

Bu yüzden kadınların homoseksüelliği erkeklerinki kadar nahoş- kötü görünmüyor olmalı.

 

Şöyle bir fikir ileri sürmek bilmem ne kadar doğru olacak?

Erkek çocuk annesinin dişi yanını kendi içinden "kovsa da" bilinç dışında izole bir şekilde sembolik bir "dişi" miras kalıyor.

Öyleyse bir sevgili arayan erkek dış dünyada kendi içinde sembolize ettiği, bu dişiyi de arıyor.

Dişi de kendi içindeki erkeği.

Halk arasında kadın ve erkeği elmanın yarısı gibi görmenin bu nedenden kaynaklandığını düşünüyorum.

Dolayısıyla iki aşık bir araya geldiğinde gerçekten inandırıcı bir şekilde kendilerini "bir kişi" gibi hissedebileceklerdir.

Çünkü erkek dış dünyada bulduğu kadını zaten iç dünyasında var olan sembolik kadınla birbirine monte eder. Kadın da içinde dış dünyada bulduğu erkeği kendi iç dünyasındaki erkek imajı veya erkek sembolü ile monte eder.

Aynı annemizle bir olduğumuz o saltanat günlerindeki gibi...

 

*Ne de Hoş Bir Çift

Etiketler: ilişkiler piskoloji 

July 23, 2009July 23, 2009  0 comments  Aşk ve İlişkiler

Çocukluğunda sıra dışı cinsel deneyimler yaşayan kişiler, terapi ortamında bu deneyimlerini anlatırken yoğun bir sıkıntı yaşarlar.

 

Yaşantılarını anlatırken bazen çok utanırlar ve suçluluk duyarlar. Bazen de yaşadıklarını anlatırken derin bir acı hissederler.

 

Çocuk kendisine bakım veren bir kadını soyunmuş olarak görmüştür. Anne ve babasının cinsel yaşantılarına tanıklık etmiştir. Kendisi taciz edilmiş veya diğer çocuklarla cinsel yaşantılar yaşamıştır vb.

 

Çocuğun ihtiyacı olan şey öncelikle sevgi ve şefkattir. Cinselleşmiş yaşantılar, çocuğu ruhsal bir kaosun içine iter.

 

İnsanın evrensel gelişimi, sevgi ve şefkat gördüğü ailesi içinde büyümesi, daha sonra ailesinden ayrılıp erişkin hayatına başlamasıdır.

Çocuklukta masum cinsellik temel yaşantıdır. Erotik cinsellik kırıntı halinde masum cinselliğin içinde (mozaik şeklinde) bulunur. Çocuğun erotik cinselliği, parçalı, müphem, oto-erotik bir cinselliktir.

 

Erotik cinselliğin temel özelliği yasaklanmış, sınırlanmış, kurallara bağlanmış bir cinsel yaşantı olmasıdır.

 

Erotik cinsellik ile ilkel ve öncü cinsel yaşantıları birbirinden ayırmak gerekir.

Kolunuzu kaşırken, yemek yerken, denizde yüzerken de haz duygusu yaşayabilirsiniz. Burada yaşadığınız müphem, öncül bir cinsel yaşantıdır.

 

Haz kaynaklarının bir noktada odaklanması, vücudunuzun ve ruhunuzun yoğun duygusal ve bedensel boşalma yaşaması erotik cinselliği ortaya çıkarır.

 

Kolunuzu herkesin içinde kaşıyabilirsiniz. Herkesle birlikte denize girersiniz.

Ama denizde yüzmenin veya kolunu kaşımanın tersine, bütüncül ve yoğun bir cinsel yaşantı, erotik yaşantı insanların gözü önünde yaşanamaz.

Cinsellik daima kapalı kapılar ardında yaşanır.

Mastürbasyon yapan bir ergen bunu gizlice yapması gerektiğini bilir.

Mastürbasyon yapan 3-4 yaşında bir çocuksa bu davranışını gizleme ihtiyacı duymaz. Ama çocuğun anne ve babası yoğun bir kaygı yaşarlar.

 

Cinsellik için belli toplumsal sınırlar vardır. Damat ve gelin yatak odasının kapısına kadar uğurlanır, ama kimse yatak odasından içeri girmez.

 

Müphem, belirsiz cinsel yaşantıların, en küçük erotik yaşantıya dönüşmesi halinde bile toplumsal alanın dışına çıkma, ihtiyacı hissedilebilir. El-ele tutuşan çiftler ya civardaki insanlarda ya de kendi içlerinde bir gerilim yaşayıp yaşatabilirler.

 

Ergen, anne ve babasından, kardeşlerinden gizlediği, onların giremediği yasak bir dünyanın sahibidir. Bu dünya, ergenin erotik-cinsel yaşantılarıdır.

Porno videolar, mastürbasyon, cinsel içerikli yazışma ve konuşmalar vb bu dünyayı oluşturan elemanlardır.

Genellikle anne ve baba bu cinsel-dünyadan uzak durmaya çalışır. Bu karşılıklı yazılı olmayan bir anlaşmadır.

Ergen böyle bir dünyayı oluştururken, kendisini ailesinden izole ettiği bir başka dünyaya "yasak şehre" giriş yapmış olur. Kendisi bir kral gibi bu şehre girerken, diğer aile üyelerinin bu şehre girme izinleri yoktur.

Ergenin bu izole ego parçası, bu cinsel ego, diğer egolarını da kendi iktidarı altına alır ve ergene ayrı bütünlüklü bir kimlik duygusu kazandırır.

 

Aileden kopuş, her iradi, planlı yapılan insani eylemde olduğu gibi önce insanın düşüncesinde, ruhunda başlar. Önce sembolik kopuş gerçekleşir.

 

Ergen kendi resmini, aile albümündeki resimden keserek çıkarır. Bu yapılması gereken acılı bir süreçtir. Bir cerrah bisturi ile nasıl bir organı bedenden çıkarırsa ergende kendi ego alanını aile egosundan keserek çıkarır.

 

Görüştüğüm genç bir hanım, ailesinden bağımsız olmaya çalışıyordu. Konuşmalarımızın içeriğini bu bağımsızlık konusunda yoğunlaştırıyordu. Bir ara eski zamanlardan farklı olarak içinde bir boşluk duygusu hissettiğini söyledi.

Boşluk duygusunun onda olumsuz bir duygu olduğunu bana hissettirdi.

Ama bir başka açıdan bakıldığında ise, aileden sembolik ayrılışı, geride aile albümü içinde sembolik bir boş alan bırakmıştı.

Bağımsızlaşma yolunda atacağı adımın sonrasında hissedeceği nahoş duyguyu önceden fark etmişti.

 

Ergen kişi cinselliği bir başka insanla paylaşarak yaşarsa, artık bir başka dünyaya geçiş yapıyor demektir. Kendi yasak şehri ile sevdiği kişinin yasak şehri birleşmeye hazırdır.

 

Ergen kendi kültürüne göre evlenebilir, kız veya erkek arkadaşı ile bir ilişki yürütebilir vb.

Bu erişkin yaşantılarının ailesi tarafından onaylanması gerekir.

Yani bu cinsel dünyanın dış yüzü, sınırları ve kuralları toplum tarafından belirlenir.

Düğünüyle, nişanı ile takı törenleri ile çeyizi ile dış sınırları çizilmiş bir dünyadır bu.

Bu dünyanın iç yüzünü ise, haz yaşantıları, erotik yaşantılar oluşturur.

 

Çocuklukta yaşanan erken cinsel yaşantıların önemli bir özelliği de bu yaşantıları başkalarına anlatmaktaki zorluktur. Çocuk bu yaşantıları anne ve babasına anlatamaz ve üzerinde yoğun bir baskı hisseder.

Erotizmin temel özelliklerinden biri erotik yaşantıların yasaklı yaşantılar olmasıydı.

Çocuk anlatamadığı bu yaşantılar ile erotik dünyaya, yasak şehre giriş yapar.

Çocuğun yaşadığı erken cinsel yaşantılar, çocuğun iç dünyasını "aşırı cinselleştirir", "erotikleştirir".

 

Çocuk ise ergenden farklı olarak, henüz ailesinden bağımsızlaşmaya hazır değildir.

Bu erotizm, ailesi ve çocuk arasında bir kesilmeye, bir kopmaya neden olur.

Bu süreç ergenlik döneminde normal gelişimin istenen ve olumlu bir bölümüdür. Ama normal gelişim içinde bile acılı olan bu süreç çocukta çok daha acılı ve sıkıntılı bir sürece dönüşür.

Üstelik çocuk ailesinden bağımsızlaşmayı başaramaz. Ailesi ve kendisi arasında "hoyrat bir makasla" kesilmiş ilişkilerini yeniden onarmaya çalışır.

 

"Çocuğun cinsel yaşamının erken gelişmesi, taşıdığı arzuların gerçeklikle ve gelişme düzeyinin yetersizliği ile bağdaşmaması nedeniyle çok kısa ömürlü olmak zorundadır... ağır koşullarda ve acı verici duyumlar eşliğinde gerçekleşir. Yitirilen sevgi ve bundan kaynaklanan başarısızlık duygusu onurunu derin bir biçimde incitir. Öznede bir çeşit narsistik yara bırakır... Çocuğun bedensel gelişme düzeyinin sınırladığı cinsel arayış çocuk için hiçbir doyurucu sonuç sağlamamıştır, sonraki yakınmaları bundan kaynaklanır: "Hiçbir şeyi beceremiyorum, hiçbir konuda başarılı olamıyorum." (1)

 

Çocuğun haz kaynakları içinde oyun oynaması sosyal olarak en üst düzeydeki haz kaynağıdır.

Çocuğun oyun oynamaya hazır hale gelmesi için, ilkel ihtiyaçlarının doyurulması gerekir. Tuvalet ihtiyacı, beslenme ve temizlik ihtiyacı karşılanmış çocuk oyun oynamaya hazırdır.

Bütün bu ilkel ihtiyaçların tatmini, çocuğa bir haz duygusu da yaşatır. Ama her biri parça parça olan bu ilkel haz duyguları oyun içinde organize, estetik ve yüceltilmiş bir insani davranışlar bütünü haline gelir.

 

Evcilik oyunu sokakta ve açıkta yaşanır. Evcilik oyunu kapalı kapılar ardında yaşanması gerekmeyen masum bir yaşantıdır.

 

Sosyal ortamlarda, her kültür, kendi eğlence ve oyun biçimlerini yaratır.

Erotik cinselliği güçlü bir şekilde çağrıştıracak şekilde sosyal ilişki biçimleri kabul edilmez, eleştirilir.

Örneğin bir kızın bacaklarını açarak oturması, bir erkeğin apış arasını herkesin içinde kaşıması pek çok kültürde eleştirilir. Bunlar kişinin o anda zevk aldığı yaşantılar olmasa da eleştirilirler.

 

Bu yasaklamanın en temel anlamı, anne, baba ve yakın akrabalar ile burada söz konusu yaptığımız kişinin cinsel yaşantılarının birbirlerinden izole olmasıdır.

 

Çocukluk yaşantılarındaki ilkel haz kaynakları sosyal olarak kabul görürler. Yemek yemekten zevk alan bir çocuk sosyal açıdan olumlanır, eleştirilmez. Lazımlığa tuvaletini yapan çocuğun davranışı kabul edilebilir bir sosyal biçimdir.

Ama aynı zamanda anne ve baba ile kurulan ilişkide, çocuğa bu davranışlarının sosyal alanın dışında izole bir şekilde yapılması gerektiği hissettirilir. Önceleri çocuk herkesin içinde tuvaletini yaparken, büyüdükçe, tuvaletini yalnız başına ve izole bir şekilde yapması gerektiği hissettirilir. İstediği gibi yemek yiyemeyeceği, ağzını şapırdatamayacağı vb öğretilir.

 

Cinselliğin erken biçimlerinin (örneğin tuvaletini yapma) giderek izole edilmesi, en olgunlaşmış cinsel-erotik yaşantıların (sevişme) tamamen izole edilmesi ve ayıp sayılması ile sonuçlanır.

 

Başlangıçta parça parça, tek tek davranışlar temelindeki ayıplama, yasaklama ve izole etme davranışı, ergenlik süreci bitmeye başladığında cinsel-erotik yaşantıların diğer insanlardan bağımsız, izole bir şekilde yapılması gerektiği ile son bulur.

 


July 23, 2009July 23, 2009  0 comments  Aşk ve İlişkiler

İkili ilişkilerde erkeklerin hatalı ve yanlış davranışlarının kadını depresyona soktuğunu belirterek, "Kadını yıpratan bazı davranışlar, ruhsal sıkıntıları da beraberinde getiriyor. Aldatılma, fiziksel şiddet, sözlü ve psikolojik şiddet, aşağılanma, hiç yerine konma, fiziksel görünümündeki eksiklikleri yüzüne vurma gibi davranışlar, kadını bir süre sonra içine kapanır ve depresif bir görünüme sokuyor" dedi.

Uzman Psikolog Aslıhan Tokgöz Tozlu, kadınlara hayatı zehir eden erkek tipini anlattı. İşte Tozlu'ya göre kadınları depresyona sokan erkek tipleri:

"Kıskançlık ve sahiplenme duygusu: İkili ilişkilerde ilişkiyi ve kadını yıpratan en önemli unsurlardan biri kıskançlıktır. Ama bunun da ötesinde kadını çok fazla yıpratan ve kıskançlığın da önüne geçebilen durum, sahiplenme duygusu. Evlendikten sonra erkeğin kadına hissettirdiği, 'Sen benim malımsın' düşüncesi. Bu, erkeklerde daha fazla gözleniyor. Bu düşüncenin beraberinde kontrol mekanizması geliyor. Erkek, kadının kıyafetlerini, davranışlarını, arkadaşlarını (erkek kadın fark etmiyor) görmesini istemiyor. Eşinin işine karışıyor ve bir süre sonra çalışmasına da karşı çıkıyor. Hatta daha da ileri giderek, 'benden önceki hayatını bitiriyorsun, benimle yeni bir hayata başlıyorsun' diyebiliyor. Erkek kadının, gardrobu yenilemeler, arkadaşları yenilemeler, kendi çevresine göre insanları seçme gibi davranışlar sergiliyor.

Baştaki heyecanın azalması ya da bitmesi: Evliliğin başında kadın için de erkek için de bu birliktelik; yeni, heyecan verici, değişik olabilse de kontrol mekanizması devreye girdiğinde erkek kadının benliğini elinden alıyor. Kadın bir süre sonra tek başına karar verecek bir birey olmadığını anlamaya başlıyor. 'Ben seninle varım, çünkü beni ben yapan bütün her şeyi seninle bıraktım' düşüncesiyle kadın bir süre sonra yok oluyor. Ardından da kadını yıpratan bir tablo ortaya çıkıyor.

'Senin ailen benim ailem' tartışması: "Senin annen benim annem, senin ailen benim ailem" ayrımı, ikili ilişkilerde kadın ve erkek için çok fazla yıpratıcı oluyor. Ama erkekler evlendikten sonra aile kavramını biraz daha ön planda tuttuğu için kadın bundan çok daha fazla etkileniyor. Erkek, 'Annem benden önce gelir. Bir şey yapacaksan önce annemden izin alacaksın' gibi yaptırımlar uygulayabiliyor. Bu durum bir süre sonra kadın için çekilmez bir hal alıyor. Erkeklerde aile ile ilgili bu tür davranışlar kültürel bir şey, kesinlikle öncelikle ataerkil olmaktan kaynaklanıyor. Biz kavramı ile bir birliktelik kurulmuyor. Kadın, erkeğin evine ve ailesine getiriliyor. Sonrasında ise 'Sen bizim malımızsın' deniyor. Bizi olduğumuz gibi her şeyimizle kabul edeceksin ve her dediğimizi yapacaksın gibi hissettiriliyor. Kadın yok sayılıyor, yok ediliyor. Bir süre sonra da duygularını ifade edemeyen, kendini anlatamayan kadın çatlayacak hale geliyor.

Kıskançlık: Kıskançlık da kontrol mekanizması nedeniyle ortaya çıkan bir durum. Erkek kıskançlığı kadının her şeyini kontrol altına almaya çalışıyor. Kendisinden izinsiz hiçbir şey yapmasına izin vermiyor. Giydiği giysiden görüştüğü arkadaşlarına kadar kıskançlık yapıyor.

İletişim bozukluğu: Kadınlar için öne çıkan en önemli meselelerden biri de iletişim bozukluğu. Kadınları en çok yıpratan erkek tipi, iletişim sorunu olan tiptir. Sürekli içine kapanık ise, konuşmuyorsa, zamanını bilgisayarın ya da elinde kumanda ile televizyonun karşısında geçiriyorsa bir süre sonra kadın eşinden soğumakta ve yıpranmaktadır. Eşini psikoloğa götürmek için girişimlerde bulunur ama genellikle erkekler bu konularda psikolojik yardım almaktan kaçınırlar. Kadınlar daha çok duygusal, erkekler ise daha çok cinsellikle ilgili konularda psikolog yardımı almaktadır. Kadının bu noktada istediği el ele baş başa göz göze oturmak değil, birlikte bir şeyler konuşarak sohbet etmektir. Kadınları en çok yıpratan durumlardan en önemlisi, çiftlerin birbirleriyle konuşamamaları. Öyle çiftler var ki birlikte bir şeyler yapmaktan sıkılıyorlar. Bir yere gideceklerse arkadaşlarını da çağırmak isterler, paylaşım olmadığı zaman ilişki çiftleri yıpratır.

DEPRESYON BELİRTİLERİ
Tozlu, kadınların depresyona girme belirtilerini ise şöyle açıkladı:

"İçine kapanıklık, yemek yeme alışkanlıklarında bozukluk, ev içinde eşiyle paylaşamadığı şeyleri ailesi ve arkadaşlarıyla paylaşmaya çalışması, ruhsal ve psikolojik olarak çökme, kaygı bozuklukları, depresyon, sürekli kötü bir şey olacak duygusuyla yaşamaya başlama, çok ciddi bir ruhsal yatkınlığa sahipse o tetiklenebilir. Böyle durumlarda kadının kesinlikle psikolojik yardım alması önerilir. İçinden çıkılmaz bir hal alan ruhsal durumunun daha da kötüye gitmemesi için kadının izleyeceği en önemli yol, bir uzman yardımıyla içinde bulunduğu durumu aşmaya çalışmasıdır."


Tanım
CoolBlue
İletiler: 11
Yorumlar: 8
Yaşam üzerine...
Kategoriler
Etiketler
6 erkek (6)
6 kadın (6)
5 ilişkiler (5)
3 piskoloji (3)
2 cinsellik (2)
1 bakmak (1)
1 rekabet (1)
1 meslek (1)
1 yüz (1)
1 sevmek (1)
1 bilimsel (1)
1 aşk (1)
1 hatları (1)